Oytun Güventürk’ün Hoşgörü Yolu hakkındaki izlenimleri

2006 yılında Likya Yolu ile başlayan uzun mesafeli doğa yürüyüşlerine olan ilgimin zamanla artması, aklıma virüsleri getirdi. Malum bir seneden fazladır bir virüs, kelimenin tam anlamıyla hayatımızın her alanına sirayet etti. Bu doğada olma isteği de aynı virüs gibi bir kez bünyede yer etti mi kolay kolay çıkmıyor. 2020 yılının bahar aylarını evlere kapanarak geçirdik. Bir sene sonra “tarih tekerrürden ibarettir” lafını doğrularcasına yine evlere kapandık.

Doğa yürüyüşü yapmak için en ideal mevsim olan bahar aylarını iki senedir herhangi bir yürüyüş yapmadan geçiriyor olmak, içimdeki bu yürüyüş virüsü nedeniyle epey canımı sıkıyordu. Kendimi doğanın kucağına bırakmak için bir fırsat yaratmaya çalışırken aradığım o fırsat 2017 yılında yürüyüşe açılan Hoşgörü Yolu ile ayağıma kadar geldi.

Ayağıma kadar geldi diyorum çünkü sokağa çıkma yasaklarına denk gelmeden yürünebilecek hem İstanbul’a yakın hem de görece kısa (toplam uzunluğu 77 km) böyle bir rotayı başka bir yerde bulamazdım doğrusu. Bu nedenle 2021’in Nisan ayı başında yola çıkmaya karar verdim.

Hoşgörü Yolu adını Hoşgörü Fermanı’ndan almış. Diocletianus’un Hıristiyanlığa yönelik zulmünü resmen sona erdiren ve Roma İmparatoru Galerius’un adını taşıyan Hoşgörü Fermanı, Galerius, Licinius, Constantine ile Maximinus Daza’dan oluşan Roma dörtlü yönetimi (tetrarşi) tarafından M.S. 311 yılında, Roma İmparatorluğu’nun o günkü başkenti olan Nikomedia’da (günümüz İzmit) ilan edilmiş. Bu bildiri, Hıristiyan dinine ilişkin önceki tüm kısıtlamaları kaldırarak, onun ve diğer tüm dinlerin Roma İmparatorluğu’nda uygulanmasına izin vermiş.

Fermanın sonunda “Bu ferman Mayıs ayının ilk gününden önceki günde yayınlanmıştır.” diyor. Yani ferman 30 Nisan’da yayınlanmış. Dolayısı ile Nisan ayında Hoşgörü Yolu’nu yürümek bir anlamda fermanın ilan edildiği ayda yürümek anlamına geliyor. Ayrıca İslam’a göre hoşgörü ayı olarak nitelendirilen Ramazan ayı da 2021 yılında bu ay içerisinde başlıyordu. Ben de hem Ramazan ayı başlamadan önce hem de sokağa çıkma yasağına denk gelmeyecek şekilde 6 Nisan’da yola koyuldum.

Toplam 77 km’lik rotayı günlük olarak yaklaşık 20 km’lik parçalara bölerseniz, tamamını 3,5-4 günde yürüyebilirsiniz. Ben de Salı günü yola çıktığımda en geç Cuma günü yürüyüşü bitirip, hafta sonu sokağa çıkma yasağı başlamadan önce eve geri dönmeyi planlamıştım.

İzmit’ten başlayan rota oldukça düz bir güzergâhı takip ederek, sahil boyunca İzmit Körfezi’ni dolaşıp Başiskele’ye varıyor. Hava da elverişli ise Başiskele’ye çok fazla efor sarf etmeden ulaşabiliyorsunuz.

İzmit Körfezi kıyısından yürürken ne yazık ki bölgedeki ağır sanayi ve çarpık kentleşmenin olumsuz etkilerini önce havadaki koku ile hissediyorsunuz. Hidrojen sülfür gazının kendine has çürük yumurta kokusu, insanlığın çevre üzerinde meydana getirdiği ekolojik yıkımın sonuçlarından ne yazık ki sadece birisi. Neyse ki istikametinizi deniz kıyısından karşınızdaki dağlara doğru çevirdiğinizde insanın doğaya verdiği zararları bir süreliğine unutup yeni hedefinize odaklanıyorsunuz, yani Samanlı Dağları’na…

Başiskele’den başlayan tırmanış, sizi yavaş yavaş Samanlı Dağları’nın eteklerine ulaştırıyor. Siz yükseldikçe arkanızda İzmit Körfezi manzarası beliriyor. Bu etap için Bahçecik’te yer alan eski Amerikan Koleji  – o zaman ki adıyla Bitinya Lisesi –  daha dik bir tırmanışa başlamadan önce iyi bir mola yeri olabilir. Liseyi keşfedip tekrar yola koyulduğunuzda artık toprak orman yoluna da girmiş oluyorsunuz. Bundan sonra da Servetiye Karşı Köyü’ne kadar orman içi patikalarda kâh düz giderek kâh zikzak çizerek tırmanmaya devam ediyorsunuz.

Servetiye Karşı Köyü’ne gelmeden az önce karşınıza Kurtuluş Savaşı’dan kalma Bahçecik Siperleri çıkıyor. Aynı zamanda bir mesire alanı olan bu bölgede kamp kurabilirsiniz ancak burada su olmadığını göz önünde bulundurmanız gerekiyor. Siperleri ziyaret ettikten yaklaşık bir 3 km sonra Servetiye Karşı Köyü’ne vararak ilk günü tamamlıyorsunuz. Ertesi gün, Servetiye Karşı Köyü’nden İzmit Körfezi manzarasını izlemeden yola çıkmayın.

Ben ilk geceyi henüz tamamlanmamış bir inşaatta kurduğum çadırımda geçirdim. İnşaatın hemen yanında Huzur Tepesi Çeşmesi ve karşısında da yarım kalmış bir tuvalet vardı. Dolayısıyla benim için kamp yeri olarak ideal bir yerdi. Tabii ki ileride bu inşaat bittiğinde, orası kamp kurmak için uygun olmayacak. Ancak bu durumda bahsettiğim çeşmenin civarında çadır kurulabilecek düzlük bir yer bulmak mümkün olabilir.

Yürüyüşümün ikinci günü, akşamüstü Kırıntı Köyü’ne varmayı planlayarak yola çıktım. Bu noktada körfez manzarasını arkanızda bırakıyorsunuz. Artık Samanlı Dağları’nın irili ufaklı köyleri ve Beşkayalar Tabiat Parkı manzaraları ile karşı karşıyasınız. Yol Kirazdere Çayı’na kadar iniş olarak devam ediyor. Servetiye Karşı Köyü’nden hemen sonra yeni restore edilmiş Servetiye Taş Camisi ilk mola yeriniz olabilir. Cami belirli gün ve zamanlar haricinde kapalı. Caminin avlusunda piknik masaları var. Manzarası da oldukça etkileyici. Ben oradayken, caminin modern tuvaletinde ne yazık ki sular akmıyordu. Sonradan öğrendiğime göre kışın olan don sebebiyle borular patladığından suları kesmişler. Camiden sonra çok hoş toprak bir yoldan Kirazdere Çayı üzerindeki bir köprüye kadar iniyorsunuz. Köprünün bulunduğu yer ise aynı zaman da Kenan’ın Yeri olarak adlandırılan bir mesire alanı.

Ben Kenan’ın yerine vardığımda bun bölgeye adını veren Kenan Bey de oradaydı. Beni çay içmeye davet edince ben de kısa bir mola vermek için davetine icabet ettim.  Sonradan köyden bir kişi de bize katıldı. Malum pandemi dönemi, fiziksel mesafemize dikkat ederek sohbet etmeye başladık. Bu esnada benim Menekşe Yaylası’ndan geçerek Kırıntı Köyü’ne gitmeye çalıştığımı öğrenen Kenan Bey, beni vazgeçirmek için çok dil döktü. Kenan Bey’in anlattıklarını köylü de teyit ediyordu. Çok büyük bir olasılıkla yolda kar olacağını, karda yürümenin insanı çok yoracağını söylediler. Akşama fırtına ve ertesi güne yağmurlu ve karlı bir hava bekleniyordu. Karda yürüyüş tecrübesi olmadan o bölümlerden geçmek zordu. Yolun bu bölümlerinde birçok insanın kaybolmuş olduğunu, donma tehlikesi geçirdiğini, jandarma tarafından kurtarıldıklarını, üstelik ormanda ayı, kurt, çakal gibi vahşi hayvanlar olduğunu, gece karlı bir ormanda kalmanın ne kadar güç olacağını belirttiler.

Açıkçası, bu kadar olumsuz bilgiyi, yöreyi avucunun içi gibi bildiğini söyleyen birisinden duymak beni de endişelendirdi. Bir yandan söylediklerinde haklılık payı olduğunu düşünürken, bir yandan da acaba beni vazgeçirmek için biraz abartıyorlar mı diye düşünmeden de edemedim. Kararsız kalmıştım; hafta sonuna kadar yürüyüşümü bitirmek için birkaç günüm vardı. Gerçekten de Perşembe günü için havanın bozacağı, sıcaklığın oldukça düşeceği tahmin ediliyordu. Zaten ben de bu kötü hava olasılığına karşılık, bir an önce zorlu dağ etabını geçip Kırıntı Köyü’ne varmak istiyordum. Cuma günü İstanbul’a dönmek istiyorsam o günün sonunda bir şekilde Kırıntı Köyü’ne ulaşmam gerekiyordu.

Sonunda, her şeyi göze alarak şansımı denemeye karar verdim. En kötü ihtimalle geri dönebilirdim. Kenan Bey’e veda ederken tekrar görüşeceğimizi söylediğinde epey şaşırdım. Benim kar nedeniyle yola devam edemeyip geri döneceğimden çok emindi. “Sen şimdi git dönüşte burada kalırsın” diyerek beni uğurladı.

Kenan’ın Yeri’nden yola çıktıktan sonra güzergâh yavaş yavaş yükselerek 230 metreden önce 910 metreye çıkıp, sonra 825 metreye iniyor; ardından tekrar 943 metreye kadar çıkıyor. Arada 690 metre civarında Veysel Dayı’nın Yeri (Soğukpınar su kaynağı) isimli bir tesis var. Tesise vardığımda burada çalışanlar ateş başında kendilerine bir ziyafet çekiyorlardı. Onlara Kenan Bey’in bana söylediklerini anlatıp, yoldaki kar durumunu sordum. Tesis çalışanları biraz yükseklerde kar olabileceğini ancak geçilemeyecek kadar kötü olduğunu sanmadıklarını söylediler. Bu bilgi biraz olsun içimi ferahlattı ve kısa bir moladan sonra vakit kaybetmeden tekrar yola koyuldum.

Tesisten çıkıp patikaya girmemle, kar kümeleri ile karşılaşmam bir oldu. Orman içinden geçen patikanın sağında solunda biriken kar, ben ilerledikçe tüm yolu kapatacak kadar arttı. Daha önce de bir nisan ayında Likya Yolu’nda 1850 metre yükseklikte kar ile karşılaşmış ve belli bir süre karda yol almıştım. Ancak bu sefer karla kaplı olan mesafe çok daha uzundu ve kar kalınlığı yaklaşık 30 cm’yi buluyordu.

Yürüyüş batonlarımın yardımıyla kara bata çıka yürümeye devam ettim. Gerçekten de yüklü bir çanta ile karda ilerlemeye çalışmak insanı çok fazla yoruyordu. Neyse ki, yaklaşık 2 km’lik bir kar yürüyüşü sonunda orman yolu yavaş yavaş açılmaya ve karlar geride kalmaya başladı. Böylece az da olsa kar yürüyüşü deneyimi yaşayarak rotanın en zor kısmını tamamladım. Ya da ben öyle sanıyordum.

910 metrelik zirve sonrasında yavaş yavaş alçalmaya başlayan rotanın 850 metrelik rakımında Kurudere Yaylası – Yuvarlak Çayır denilen düz bir arazi var. Hoşgörü Yolu’nun rehber kitabında buradaki derenin, dere üzerindeki taşlara basılarak geçilebileceği yazıyordu. Adı “Kurudere” olan bir yerdeki dereden geçmek ne kadar zor olabilirdi ki? İşte kar geçişinden daha zor olan bölüm burasıydı. Dere eriyen kar sularının etkisiyle coşmuş, adeta bir nehir haline gelmişti. Bahsi geçen taşlar su altında kalmıştı. Batonlarıma ve su geçirmeyen ayakkabılarıma güvenerek, dere içinde göremediğim taşların üzerinden geçmeye karar verdim. Adımımı atar atmaz yanlış bir karar verdiğimi anladım ama geri dönmek için artık çok geçti. Yapacağım en ufak ters bir hareket, dengemi kaybederek suya düşmeme yol açabilirdi. O yüzden gayet dengeli ancak bir o kadar da ağır adımlarla yoluma devam ettim. Sağ salim karşıya geçmiştim ancak ayakkabılarım tamamen suya batmıştı. Her tarafından sular fışkıran ayakkabılarla yürüyüşüme devam ettim.

Kurudere adeta benimle dalga geçiyordu. Yolun devamında üç kere daha dere üzerinde bu kadar yüksek debili yerlerden geçmek zorunda kaldım. Artık ayakkabılarımın kuruma ihtimali bile yoktu. Bu buz gibi ıslaklığın tek bir iyi yanı vardı, o da soğuk suyun yorgun ayaklarımı dinlendirmiş olmasıydı.

Yuvarlak Çayır geçişinden sonra rota Menekşe Yaylası’nın yakınlarına doğru yükseliyor, ancak tam olarak Menekşe Yaylası’nın içerisinden geçmiyor. Menekşe Yaylası’nı görmek, orada konaklamak isterseniz Hoşgörü Yolu rotasından sapmanız gerekli.

Daha sonra rota bir kayın ormanından geçerek Kayın Ormanı Çiftliği’ne varıyor. Çiftlik ve civarı kamp yapmak için ideal. Çiftlik önünde bir çeşme de var. Şansınız varsa çiftliktekilerle görüşüp çiftlikte de konaklayabilirsiniz. Ben oraya vardığımda kimse bulunmadığı için ve de çiftlikte sürekli havlayan bir bekçi köpeği olduğundan orada kalmayıp Kırıntı Köyü’ne doğru yoluma devam ettim. Çiftlikten yaklaşık 2 km sonra varacağınız Kırıntı Köyü’ne geldiğinizde o günkü yürüyüşünüzü köyde de bitirebilirsiniz.

Kırıntı Köyü’ne vardığımda da ortalıkta hiç kimse yoktu. Köy adeta hayalet bir köy gibiydi. Köy kahvesinde soba yanıyordu, ancak içeride hiç kimse yoktu. Sanki akıl almaz bir olay olmuş tüm köy halkı sırra kadem basmıştı. Köy kahvesinin tam karşısında önünde araba park edilmiş iki katlı bir ev gördüm. Belki evde birileri vardır düşüncesiyle kapıyı çaldım. Kapıyı bir köylü açtı. Ona çadır kurabileceğim, mümkünse üstü kapalı ve çeşmeye yakın bir yer bulmak için muhtar ya da imam ile görüşmek istediğimi söyledim. Şansıma bu şahıs köyün imamı çıktı. Aradığım kişiyi gökte ararken yerde bulmuştum.

İmam, evinin altındaki boş dairede kalabileceğimi söyledi. Böylece kalacak yer sorunum bir anda çadır seviyesinden, o şartlar altında beş yıldızlı otel olarak değerlendirilebilecek bir mertebeye terfi ederek çözümlendi.

Bana açılan daire bir nevi misafirhane ve sağlık ocağı işlevi gören bir mekândı. Elektriği de olan dairede çekyatlar, battaniyeler, sandalyeler, bir masa ve bir de soba vardı. Çadır kurmama, uyku tulumumu kullanmama gerek kalmamıştı. İmam benim için sobayı bile yaktı. Su içinde kalan ayakkabılarımı ve çoraplarımı bir sobanın önünde kurutabileceğim o dereden geçerken asla aklıma gelmezdi. Hiçbir karşılık beklemeden bana sunulan bu kalacak yer, benim için paha biçilmez bir hoşgörü örneği oldu.

Geceyi bu dört dörtlük mekânda geçirdikten sonra, uyandığımda sabah hava pek de iç açıcı değildi. Tahminler doğru çıkmış, bir gün öncesinin günlük güneşlik, pırıl pırıl havası gitmiş; yerine kapalı, sisli, yağmurlu bir hava gelmişti. Bir sonraki günün daha da kötü bir havaya sahip olacağı tahmin ediliyordu. Benimse önümde bu kötü hava şartlarında yürümem gereken iki günüm daha vardı. Neyse ki hava şartlarına hazırlıklıydım; çantamın su geçirmez bir koruyucu bir kılıfı, benim de panço türünde bir yağmurluğum vardı. Çok fazla oyalanmadan sabah 8:30’da yola koyuldum. Hedefim gün batmadan önce Ömerli Köyü’ne varmaktı.

Kırıntı Köyü’nden sonra düzenli olarak iniş halinde devam eden rota Ömerli Köyü’ne varmadan önce sırasıyla Kutluca, Hacıosman ve Gürmüzlü Köyleri’nden geçiyor.

Sisli bir havada ve sürekli çiseleyen yağmur altında ilerlemek, yürüyüşe gizemli bir hava katıyor. Sis altındaki tarlalar, sadece minaresi gözüken camiler, yol boyu devam eden dinginlik ve sessizlik bir rüyadaymışım hissi veriyordu. Çok geçmeden köpek havlamaları ile bu tatlı rüyadan uyanmak zorunda kaldım. Kutluca’ya varmaya yakın yol üzerinde birçok irili ufaklı sahipli/sahipsiz köpek karşıma çıktı. Bazıları gerçekten korkutucu görünüyordu. Ben normalde köpeklerden korkan biri değilimdir. Ancak buradaki köpekler çok tehditkâr görünüyordu. Üçü beşi bir araya gelip sürekli havlıyorlar ve beni ısıracak kadar yaklaşmaya cüret ediyorlardı. Yaklaşık 10 dakika boyunca ilerlememe izin vermediler. Oradaki evlerden bir kişi çıkıp elinde sopa ile hayvanları kovaladıktan yoluma devam edebildim.

Kutluca Köyü’nden sonra Hacıosman Köyü’ne vardığımda beni yine köpekler karşıladı. Neyse ki bu seferkiler daha sakin ve uysal gözüküyordu. İçlerinden iki tanesi benimle çok ilgilendi. İkisi de erkek olan köpeklerden biri diğerine göre daha iri, gövdesi krem rengi, yüzü ile burnu ise simsiyahtı. Diğer köpek ise görece daha ufak ve yine krem renkliydi ama yüzü ve burnu beyazdı. Bu iki köpek benimle birlikte yürümeye karar verdi. Aklıma hemen Troya Kültür Rotası’nda Diken isimli köpekle geçirdiğim üç gün geldi. Kendi kendime acaba bu yol arkadaşlarım benimle nereye kadar yürüyecekler bu sefer diye düşünüp yola devam ettim. Bu arada köpeklerden siyah yüzlü olanına Karabaş, beyaz yüzlü olanına da Akbaş ismini verdim.

Karabaş ile Akbaş iyi geçinen iki dosttu. Bu iki dost kâh birbirleriyle kâh benimle oyunlar oynayarak, Hacıosman Köyü’den Gürmüzlü Köyü’ne kadar yaklaşık 8 km benimle birlikte yürüdüler. Gürmüzlü’ye gelmeden yaklaşık 3 km önce Sansarak Deresi geçişi var. Hoşgörü Yolu’nun rehber kitabında dereden ancak ayakkabılar çıkartılarak geçilebileceği özellikle belirtilmiş. Zaten oraya vardığınızda başka bir alternatifinizin olmadığını da görüyorsunuz. Ben de belirtilen şekilde dereden geçtim. Bu esnada Karabaş ile Akbaş derenin diğer yakasında beni seyrediyorlardı. Ancak bir türlü suya girip dereden geçmeye cesaret edemiyorlardı. Dere oldukça hızlı akıyordu ve derede diz boyu su vardı. Ben tekrar yürümek için harekete geçtiğimde Karabaş’ın suya girip karşıya geçmeye başladığını gördüm. Ardından Karabaş’tan cesaret alan Akbaş da suya girdi. Karabaş geçişi tamamlayıp yanıma geldi. Son bir kez daha arkama baktığımda Akbaş’ın derenin ortasına kadar geldiğini gördüm. Onun da dereyi geçtiğini düşünerek yola devam ettim. Bir müddet yol aldıktan sonra Karabaş’ın arkamdan beni takip ettiğini ancak Akbaş’ın ortalıkta olmadığı fark ettim. Sanırım Akbaş dere geçişini becerememiş ve geri dönmüştü. Böylece köpeklerimden birisine Sansarak Deresi’nde veda ettim.

Karabaş ile birlikte Gürmüzlü Köyü’ne vardığımda köy meydanında bir piknik masasının etrafında toplanmış çay içen işçiler bana da çay ikram ettiler. Tabii Karabaş hemen ilgilerini çekti. Karabaş’ın tasması vardı. Belki Hacıosman Köyü’nde bir sahibi olabileceği düşüncesi ile Karabaş’ı alıkoymaya karar verdiler. Tasmasına bir ip bağlayıp onu ekmekle beslemeye başladılar. Aç olan Karabaş beni unuttu ve kendisine verilen ekmeğini yemeğe koyuldu. Ben de Karabaş’a veda ederek Gürmüzlü Köyü’nden ayrıldım. O anda bir kez daha anladım ki tek başınıza yaptığınız bir yürüyüşte kısa bir süreliğine de olsa bir köpeğin size eşlik etmesi yürüyüşte başınıza gelebilecek en iyi şeylerden bir tanesi.

Gürmüzlü Köyü’nden yola çıkıp Ömerli Köyü’ne vardığımda saat 15:30 olmuştu. Oraya tahminimden çok daha erken bir vakitte varmıştım. Yine ortalıkta kimseler görünmüyordu. Yağmur şiddetini iyice arttırmıştı. Etrafıma baktığımda çadır kurulabilecek bir yer bulamadım. Ertesi gün için ise, o günden daha kötü bir hava bekleniyordu. Eğer akşama kadar İznik’e varabilirsem hiç olmazsa geceyi bir pansiyon ya da otelde geçirebilirdim. Cuma günü de vakitlice İstanbul’a dönebilirdim. Bu düşüncelerle O anda yürüyüşe devam etme kararı verdim.

Ömerli Köyü’nden sonra rota İznik Gölü’nün enfes manzarası eşliğinde inişe geçiyor ve ardından zeytinlikler ve meyve bahçeleri arasından geçerek İznik’e ulaşıyor. Rota üzerinde İznik’e varmadan önce Dikilitaş’ı, anıtsal servi ağacını, Merdivenli Kaya tören yerini, anıtsal çınar ağacını ve yer altı mezar odasını görüyorsunuz.

Tüm bu görülmeye değer yerleri gördükten sonra İznik’e vardığımda kilometre sayacım 34,5 km’yi gösteriyordu. Bu mesafe, kamp yüküyle yürüdüğüm en uzun mesafe olarak kayıtlarıma geçmiş oldu. Tabii her şeyin bir bedeli vardı. Ayaklarım, bana karşı gösterdikleri hoşgörünün sonuna gelmişlerdi. Yürüyüşün bitiş noktası olan I. Murat Hamamı’nın önünde yere çöktüğümde artık bir adım dahi atacak halim kalmamıştı. Son birkaç yüz metreyi de zar zor yürüdükten sonra kendimi bir otele atmayı başardım. Böylece sızlayan ayaklarım ve aklımda güzel anılar ile bir rotayı daha bitirmiş oldum.

Kış ve erken ilkbahar haricinde, ilkbaharda, sonbaharda ve hatta yazın bile, biraz yürüyüş tecrübesi olan herkesin rahatlıkla yürüyebileceği güzel bir yol Hoşgörü Yolu. Su temini açısından herhangi bir güçlük yaşamayacağınız Hoşgörü Yolu’da, rotanın görece yeni bir rota olması sebebiyle yiyecek temini açısından çok fazla alternatif bulunmuyor. Dolayısı ile rotada yürümek isteyenlerin yiyeceklerini yanlarında taşımaları şimdilik bir zorunluluk gibi gözüküyor. Şehirlere hem yakın hem de bir o kadar uzak olması, eşsiz orman ve dağ manzaraları içermesi, sulak bir bölgeden geçmesi gibi birçok avantaja sahip olmasının yanı sıra, Hoşgörü Yolu’nun diğer önemli bir özelliği de İngiltere’nin Canterbury şehrinden başlayıp, Antalya’nın Demre ilçesinde biten Avrasya Yolu’nun (Via Eurasia) bir parçası olması. Yani Hoşgörü Yolu’nda yürüdüğünüzde, Avrasya Yolu’nun da bir bölümünü yürümüş oluyorsunuz. Böyle bir imkân da varken Hoşgörü Yolu’nu bir an önce yürüyüş ajandanıza eklemenizi tavsiye ederim.

Başka rotalarda karşılaşmak ümidiyle yolunuz açık, kırmızı-beyaz işaretleriniz hep görünür olsun…

Oytun Güventürk

Nisan 2021

https://www.instagram.com/tonyukukoytun/
https://www.wikiloc.com/wikiloc/user.do?id=2443661

Fotoğraflar Oytun Güventük’e Aittir.

Hoşgörü Yolu Ekibi olarak katkıları için teşekkür ederiz.